Kimim Ben?

Merhabalar;

Buraya kendimle alakalı sizleri aydınlatacak bir şeyler yazmam gerekiyor.  Ancak sorun şu ki, yazmaya başlayınca otokontrolüm devreden çıkıp, elimin ayarı biraz kaçarak kısaca anlatmam gereken şeyler bir destana dönüşebiliyor.  Hatta öyle ki ön Türklerin tarih sahnesine çıkışı olan m.ö. 2000 yılından başlayarak bütün ecdadı silsilemi ve soy ağacımı anlatabilecek kadar yazıda kaybola bilme yeteneğine sahibim.  Ama tabi ki gönlüm bu eziyeti sizlere yapmama müsaade etmeyeceğinden, sadece doğduğum yıldan başlamak sanırım en iyisi olacaktır.

22 Mart 1983 yılının soğuk bir öğlen öncesine dayanır dünyayla tanışıklığım. 80 darbesinden 3 yıl geçmiş olmasına karşın memleketin büyük bir kesiminin yoklukla imtihanının devam ettiği yıllardan biri. Çeşmelerden suların akmaması değil de akmasının hayretle karşılandığı mahallemizde, teşrifimle beraber bir haftadır akmayan sular çeşmeleri coşturacak bir ahenkle akmaya başlamış.  Çeşmelerin coşmasına sebep olan doğumum, ne yazık ki ailenin ikinci kız çocuğu olmam hasebiyle, büyükbabamı çok coşturamamış ve Allah rahmet etsin annemin babası olan büyükbabam, kız olmuş olmamdan  dolayı duyduğu derin teessürle lohusa anemi teselli etme görevini üstlenmiş. Bu yaşıma kadar gülmeliyim yoksa ağlamalıyım diye muallâkta kaldığım hayat hikâyemin bu giriş bölümü, adeta sonraki yıllarımın fragmanı gibidir. Hala şimdiye kadar aynı iki duygu fırtınası, aynı anda hayatımı kuşatmaya devam edebilmekte, öyle ki çok mutlu olduğum zamanlarda birden tepetaklak olabilir ve çok sıkıntılı anlarımda da güzel şeyler biranda vuku bulabilmektedir. Yani demem o ki, doğumumdan itibaren yaşamım istikrarını hiç bozmayarak hala devam ediyor.

Sizleri çok fazla bebeklik dünyasına daldırmadan hızlı bir şekilde çocukluk evresine geçme arzusundayım. Neden hızlı çünkü her daim gururla söylemekten bıkmayacağım 90’ların son çocukları zincirinin bir halkasıyım. 90’larda çocuk olmak cümlesinin  her harfini hakkıyla yaşamış çok güzel bir çocukluğu saklar anı hafızam. Oyunların sanal değil gerçek, çocukların temiz değil kirli olduğu yıllar. Saçlarımın arasında evimizin karşındaki parkın kumları, ellerim, üzerim toz toprak içerisinde, diz ve dirseklerimde her daim bir veya birden fazla yaranın bulunmasına rağmen yüzümde eksilmeyen şapşik  bir gülümseme. Ne organ mafyası mevcut nede çocuk tacizi, öyle korkusuz öyle mutlu mesut yıllar…

Her güzel şeyin bir başlangıcı olduğu gibi nihayeti de var elbette. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya. Ya da dünya her daim kirliydi de anca görebildim bilemiyorum. Şimdilerde  20’li yaşlarını eyvah 30’lu yaşlar geliyor yaşlanıyorum endişesi ile geçirmiş ve30’lu yaşlarına ulaşmakla kalmayıp son üç yılını da bu üçle başlayan yıllarda geçirmiş bir kadınım. 20’li yaşlarımı bu korkunun girdabına feda ettiğim bu yıllar, meğerse ömrümün en güzel yıllarına açılan bir kapıymış ve ben bunu ancak girince anladım.  Bir kere kendinizi tanıyorsunuz, isteklerinizi biliyor ve hayattan beklentileriniz konusunda daha gerçekçi adımlar atabiliyorsunuz. O yüzden korkmayın! Yaş almak güzeldir.

Eğitim hayatıma gelecek olursak, vakti zamanında birçok sebepten ötürü kısa sürmesine karşın, hala öğrenci olma yolunda istikrarımı devam ettiriyorum.  Öyle ki; yapabileceğime inandığım ilk günden beri  eğitim ve öğretime olan tutkum ve azmimden hiçbir şey kaybetmedim. Hali hazırda üniversiteye hazırlığım devam etmekte ve sınavlarım tüm ihtişamıyla sürmektedir.

Bunun yanı sıra uzun bir süredir evli olmamla beraber  çocuk sahibi değilim. Bunun bir eksilik değil de, Yaratanın bir lütfü olduğunu idrak ettiğim günden beri daha pozitif birisim.  Hiçbir şeyin tesadüfi değil, her şeyin mutlak bir sebep doğrultusunda meydana geldiği kanaatini taşımaktayım. Allah inancını her zerremde hissederek, varlığından zerre şüphe ve endişe duymayan aciz bir kulum. Bütün bir evreni ben gözüyle görüp kendi analizlerimi yapmak  ve yine bu konuda kendimle istişare etmek  bana has özelliklerimdendir. Çünkü bana göre insan her şeyi evvela kendi ruh ve vicdan süzgecinden geçirmelidir. Kalabalıkları değil de az olanın makbul olduğu bilinciyle, az ama öz dostlar edinirim. Kimseyi ötekileştirmeden her kesimden, her düşünceden ve her hayat tarzından insanlarla buluşabilecek bir ortak noktam hep olmuştur.  Ruhuma dokunacak her şeyi okumayı severim. Tarih ve edebiyat; içerisinde kaybolduğum bir deryadır benim için. Yeniyi değil ama eskiyi çok severim. Eski eşyalar, eski plaklar ve eski kitaplar… Mümkün olsa bir sahaf dükkanının kapısı yanlışlıkla kilitlense üzerime, çıkmak için bir çaba sarf edeceğimi sanmıyorum. Eski kitaplar arasında kaybolabilirim. Bunun yanı sıra tam bir koç  burcu kadınıyım. Astroloji olmazsa olmazım değil ama herkes kadar ilgileniyorum. Biraz inatçı biraz hırslı ve başarma merkezli bir karakterim var,

Hepsinden de öte olan tabi ki yazma tutkum. Söz uçar yazı kalır… Bu cümle beklide çok klasik olacak, ancak sebebi niyetimi izaha daha güzel ve daha uygun bir cümle ne yazık ki bulmadım. Oldum olası konuşma diliyle aram iyi olamamıştır. Kendini ifade konusunda zorlananlardanım.  Yazarak anlatma isteği  bu sebepten mi hâsıl oldu, yoksa  yazabildiğimden mi konuşma kısır kaldı bilemiyorum. Sebebi her ne ise halimden şikayetçi olduğumu söylemek evvela kendime sonra kalem vasıtasıyla kelimelere dönüştürdüğüm düşlerime haksızlık olur. Kısacası yaradan Rab’ime bu güzel ifade ve anlatma dilini ben aciz’e bahşetmiş olduğu için her daim şükür ederim.

Ve bana göre yazmak nedir derseniz; kalemden kayığa binip uçsuz ummanlara doğru açılmaktır. Haleti ruhuma göre kelimeler içerisinde  kaybolmak ve götürdükleri yere doğru yol almak; fani âlemde bir ara, bir teneffüs rahatlığı verirken bencile ye,  okuyan kişiye de ben gözünden bir bakış ve ben dilinden bir anlayış sunabilmektedir. Şimdi sizleri bu meraklı yolculuğuma davet ediyorum. Hadi kelimelerin ucundan tutarak bu ummanda birlikte kaybolalım ne dersiniz?

O zaman vira BİSMİLLAH!